Türk-Ermeni Kültür İlişkileri

Selçuklu ve Osmanlı idarelerinde asırlarca birlikte yaşayan Türkler ve Ermeniler arasında kültür alışverişi olmuştur. Şehir hayatında aynı ya da farklı mahallelerde iç içe oturan “hemşehri” halklar birbirlerinin inanç, anlayış, dil ve folklorunu aldıkları gibi, köylerde de ortak yaşayış pratikleri geliştirmişlerdir. Ermenileri hâkim unsurun tesiri altına girmeye iten etkenlerin başında, onların Bizans idaresinden ve Rumlardan gördükleri baskı ve katliamlara karşılık, Türk yönetiminin ve halkının saygılı ve müsamahakâr tutumu gelmektedir. Ayrıca idari, ticari ve sosyal bakımdan elde ettikleri imkânlar bu etkileşimi kolaylaştırmıştır.

İki toplumun kültürel ortaklığı, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir iletişim aracı olan dil konusunda açıkça görülmektedir. Türkçede Ermeniceden alınmış 800’ün üzerinde kelime bulunurken, Türkçeden Ermeniceye 4.000’den fazla kelime geçmiştir. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Batı’ya göçmüş çok sayıda Ermeni ailenin soyadında bir meslek (Kuyumcuyan) veya memleket (Maraşlıyan) adı olarak Türkçe hatıraları varlığını korumaktadır. Özel adlarda da Türkçe kelimelerin azımsanmayacak ölçüde kullanıldığı göze çarpmaktadır. Abbas, Ata, Aydın, Dadaş, Gurban, Jahangir, Khudaverdi, Sarukhan gibi erkek adları kahramanlık ve yiğitlik gibi kavramlarıyla Türk ve İslam büyüklerinden alınmıştır. Azizgyul, Gyulizar, Huri, Malaksima, Nazik, Peri, Sevil, Zubeyda ve daha pek çok kadın adı ise Türk zarafetini çağrıştıran çiçek adlarını ve ağırbaşlılık, nezaket, değerlilik gibi kavramları işaret etmektedir. Tarihî ve kültürel bakımdan zengin bir arka planı bulunan bu adlar, kadim komşularının Ermenilerin zihnindeki yerini açıklayıcı niteliktedir (Tavukçu, 2013, s. 153). Türkçe’nin biraz daha farklı konuşulduğu taşradaki değişimler de iki toplumun diline aynı şekilde yerleşmiştir. Erzincan bölgesinde Türklerin, Kürtlerin ve Ermenilerin “k” ile başlayan bütün kelimeleri “ġ” ile seslendirdiklerini belirten Mıntzuri, misal olarak Ğuruçay, Ğarataş, Ağğaya, Ğarakaya gibi yer isimleriyle, günlük hayatta kullanılan ğardaş, ğına gecesi, ğocağarı gibi sözcükleri verir (Mıntzuri, 1996, s. 33-36).

Türkçe etkisi Ermeni edebiyatına da yansımıştır. Günlük hayatlarında hâkim unsurun dili olan Türkçeyi konuşan Ermeniler, yayınlarını da bu dilde yapmaktaydılar. Schütz’ün 1618 tarihli dua kitabı başta olmak üzere birçok ilmihal kitabı ve edebî eser Ermeni harfleriyle Türkçe yazılmıştır. Nasreddin Hoca hakkında 1837-1929 tarihleri arasında Ermeni harfleriyle Türkçe basılmış en az sekiz kitap bulunması (Koz, 1994, s. 104), Türk kültür ve düşüncesinin en önemli figürlerinden olan Hoca’nın Ermeni toplumunda ne ölçüde kabul gördüğünün delilidir. Yine İstanbul, Bursa ve Kayseri gibi şehirlerde Türkçe yazılmış birçok Ermeni mezar taşı günümüze ulaşmıştır. Türk romancılığının temel taşlarından olan Vartan Paşa’nın İstanbul’da yaşayan Ermeniler için kaleme aldığı Akabi Hikâyesi, Ermeni alfabesiyle Türkçe olarak basılmıştır. Paşa’nın eserini Türk dilinde yazmasının sebep ve gerekçeleri önemlidir. Zira Ermeniler günlük hayatlarında Türkçe konuşuyorlar, fakat Arap harflerini sökmekte zorlanıyorlardı. Kendi okullarında Ermeni harflerini öğrenmekte iseler de, arkaik Ermenicede yazılmış metinleri anlamakta güçlük çekiyorlardı. Türkolog Tietze’ye göre Paşa’nın kendisi de Ermenice yazmaktan haz alamadığı için, İstanbul ve Anadolu’daki tüm Ermenilerin rahatça okuyup anlayabilmeleri için, uzun zamandan beri kullanılagelen Ermeni alfabesini tercih etmiş ama günlük Türk diline uyacak biçimde eserini yazmıştır (Vartan Paşa, 1991, s. IX-X).

Arapça aşk kelimesinden türetilip yalnızca Türkçede saz şairi anlamında kullanılan “âşık” kelimesi Ermenilerin diline “âşug” şeklinde yerleşmiştir. Panayır ve düğünlerde, askerî alaylarda ve eğlence amacıyla kahvehanelerde çalıp söylemekte olan Ermeni âşugları, 12. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar 400’den fazla eser düzenlemişlerdir. Aralarında Köroğlu, Aşık Garip, Kerem ile Aslı, Şah İsmail ile Gülizar, Melikşah ile Güllü Hanım destanlarının da bulunduğu bu eserlerin çoğunluğu Ermenice ve Türkçe, bir kısmı da sadece Türkçe olarak söylenmiştir. 16. yüzyılda yaşayan ve iyi talik yazan Diyarbakırlı Mesihî, Türklere ve tasavvufa övgüler dizen 19. yüzyıl şairi Karabağlı Mirzacan, medrese eğitimi almış ve büyük ihtimalle Bektaşi-Hurufi dervişi olan Sungurlulu Sarkis Zeki’nin yanı sıra, İstanbul’un saz şairlerinden Derviş Hampar, Meydanî, Lenkiya, Sabriya, Enverî, Ahterî, Resmî, Aşık Şirinî, Namiya ve daha pek çok Ermeni âşıkları sayılabilir. 1892’de ölen Ermeni Aşug Emir’in Türklerle Ermenilerin kardeşliğinden, birbirlerine destek olmaları halinde yükseleceklerinden bahseden şiirleri ünlüdür (Göyünç, 2005, s. 120-122).

1830’larda Türkiye’de bulunan Alman Yüzbaşı Moltke, Rumların kendi özelliklerini daha fazla korumalarına rağmen, Ermenilerin Türk adetlerinden ve lisanlarından çok şey aldıklarını yazar. İki toplum arasındaki benzerliklerden dolayı Ermenileri “Hıristiyan Türkler” olarak niteler. Örneğin Ermeni kadınları da sokakta sadece burunlarının üst tarafı ve gözleri görülebilecek derecede kapalı gezmektedirler. Türk usulünde yaptıkları yemeklerinin temelini koyun eti ve pilav teşkil etmektedir ve yemeklerden ikisinden biri mutlaka tatlıdır (Moltke, s. 35-40). Türklerle Ermeni toplumlarının halk kültürlerindeki ortak temalardan bazılarını, şehit veya ulu insanların mezarlarına taş yapıştırılması, kutsal mekânların duvar ve eşiklerinin öpülmesi, ağaca adak bezi bağlanması, kurbanlık hayvanın süslenmesi, köy evi mimarisinde tepe penceresi tasarımı, sütten yağ çıkarmak için yayık kullanılması, kitap düzenleme sanatında derkenar resimlere yer verilmesi, nazara karşı mavi boncuk takılması, nevruz ateşi etrafında folklorik oyunlar oynanması; tandır ekmeği yapımı, halı ve kilim dokumacılığındaki tığ, teşik, makas-mekik ve tarak gibi düzeneklerden oluşması, kadınların ağızlarını yaşmakla kapatmaları gibi adet ve ritüeller ile çarkıfelek, hayat ağacı ve koçbaşı imgeler olarak sıralamak mümkündür (Kalafat, 2004, s. 77-79).

Günlük hayatları birbirine çok benzeyen iki toplumun ziraî faaliyetlerde kullandıkları alet ve yöntemlerden, lavaş, yufka ve sac ekmeği gibi ekmek türlerine; peynir ve yağ üretim tekniklerinden diğer beslenme kültürlerine ve giyimlerine kadar birçok ayrıntı ortaktı. Küçük kız ve erkek çocuklarına uzun gömlekler giydirilir, kadınlar da erkekler gibi şalvar giyerlerdi. Hem erkekler hem de kadınlar, başlarını sıcaktan korumak için örterlerdi. İçme suyu ve yemek pişirmede pınar suyunu tercih etmeleri, ekmeğe özel bir saygı göstermeleri, sütü tüketmeden önce kaynatmaları, hayvan dışkısını yakacak olarak kullanmaları, hayvanlarını dağlarda otlatmaya ve kışın vadilere çekilmeye dayalı göçebe yaşantısı, ahırlarda erkeklerin toplanıp beraber oturabilecekleri özel odalar tasarlanması, köy alanının erkeklere ve kadınlara mahsus olarak ikiye ayrılması gibi şeyler Türk ve Ermeni köy yaşantısının ortak ögeleriydi (Matossian-Villa, 2006, s. 85-88).

Türkçe ve Ermenice dillerinin birbirlerinden aldıkları ödünçlemelerin günlük hayatın ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarını kapsayan bir genişlikte olduğu açıktır. Sözgelimi ev yapım tekniğinde kullanılan hatıl, mertek, örtme, loğ, hapenk, cağ kelimeleri; tarım ve hayvancılıkla ilgili olarak herg, hozan, ağıl, kom sözcükleri bunlardan sadece birkaçıdır. Öte yandan bir evin, içerisindeki insanlarla birlikte sürekliliğini vurgulayan ocağın tütmesi deyimi, lohusa kadınları albasması inancı, yakın arkadaş için kullanılan bacılık sözcüğü, ekonomik dayanışmayı hedefleyen kooperatifçiliğin ilkel ve basit biçimi olan hab geleneği de müşterektir (Arıkan, 2003, s. 93-94).

İki toplumun gençleri arasındaki gönül maceraları da az değildir. Din farklılığı gençlerin kavuşmalarına engel teşkil etse de, onların her birinin dinlerini değiştirmeyi göze alabilecek kadar güçlü aşkları sayısız türküye konu olmuştur. Antepli Türk gencinin Ermeni sevgilisi için söylemiş olduğu, Ya sen İslam ol ahçik/Ya ben olam Ermeni dizeleri, seven yüreklerin din engelini ortadan kaldıracak kadar güçlü çarptığının ifadesidir. Ermeni düğünlerinde Türklerden alınmış adetler de bulunmaktaydı. Sözgelimi, oğlan evinin kadınları, düğünden birkaç gün önce kıza fındık-fıstık ve meyvelerle süslenmiş büyük bir tabakla kına götürürlerdi. Kızın el ve ayak parmaklarına yakılan kına kuruyup çıkarılmaya hazır hale geldiğinde kendi yakınları veya damadın kadın akrabaları tarafından hamama götürülür, hamam yoksa avluda ya da tandır başında yıkarlardı. Banyo faslından sonra şarkılar eşliğinde geline düğün elbisesi giydirilirdi. Yine gelinin yüzünün örtülmesi (duvak), oğlan evine girerken üzerine tohum ve meyve atılması (saçı), gelinin akrabalarının damat alayının önünü keserek bahşiş istemesi, kız evinde yarı düğün yapılması (kına gecesi), kanlı çarşafın ya da gelinin iç gömleğinin bakireliğin kanıtı olarak teşhir edilmesi (Matossian-Villa, 2006, s. 112-113, 123-124) gibi adetler, iki halkın ortak töresiydi.

Ermeniler, Türk kültürünün bazı öğelerinin dünyaya yayılmasında hizmet etmişlerdir. Türk kahvesinin ve bunun doğurduğu kahvehane işletmesinin Avrupa’ya taşınmasında Ermeni girişimcilerin katkısı büyüktür. Örneğin 17. yüzyılın sonlarında Türk kıyafetleri giyinmiş ve sarık sarmış Ermeniler Paris sokaklarında işportayla kahve satmaya başlamışlardı. Paris’in ilk kafesi olarak bilinen St. Germain yakınındaki Türk tarzı kahvehane de 1672 yılında Pascal adlı Osmanlı vatandaşı bir Ermeni tarafından açılmıştı. Pascal daha sonra İngiltere’ye giderken, onun garsonu, hâlen mevcut olan ünlü Café Procope’u açmıştır. Maliban adlı Ermeni ise Paris’in işlek caddelerinde kahvehane işletmiştir (Braudel, 1993, s. 221). Aynı tarihlerde Viyana’da da Isaac de Luca ve Johannes Diodato adlı iki Ermeni, iki sütunun birleştirdiği bir kemer altında Türk kahvesi satmaya başlamışlardı. Ermeni Hatalah ise 1705’te Prag’da kahve ocağı açmıştır (Heise, 1996, s. 134-135). Ermeni girişimcilerin kahveyi Avrupa’ya tanıtırken, bunun inceliklerini öğrettikleri de muhakkaktır.

Güftesi Türk şairlere bestesi Ermeni sanatçılara ait yüzlerce müzik eseri, klasik olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Bestekâr Nikoğos Ağa, İsmail Dede Efendi ile öğrencisi Dellalzade İsmail Efendi’den ders almıştı. Ermeni kilise musikisinin Türk musiki makam ve usullerini kullanması, Nikoğos Ağa’yı bu alana sevk etmiştir. Nikoğos Ağa’nın Mevlevihanelere devam etmesi, Sultan Abdülaziz’in isteğiyle ezan okuması, birçok kişiye Türk musikisini öğretmesi ve eserlerinin Türk toplumu tarafından zevkle dinlenmesi, din ve milliyet farklılığının sanatsal değerlerin paylaşımına engel teşkil etmediğinin göstergesidir. Bestekâr Bimen Şen ise, daha sekiz yaşında iken kilisede okuduğu ilahilerle imamları, hafızları ve dervişleri büyülemiştir. Hacı Arif Bey’in ikna etmesiyle İstanbul’a gelen Bimen Şen’in Çanakkale Zaferi ve Birinci Dünya Savaşı hakkında bestelediği üç marş, onun Türk ülkesine ve kültürüne düşkünlüğünün ifadesidir. Aleksan Ağa, Kemanî Tatyos, bunun öğrencisi Udî Arşak Çömlekçiyan, Levon Hancıyan, Sarı Onnik, Artaki Candan ve daha birçok Ermeni bestekârının Türkler tarafından hâlâ candan ve saygı duyarak dinleniyor olması, bunların ne ölçüde benimsendiğinin kanıtıdır. Öte yandan, Tanzimat döneminin en önemli kültür ataklarından olan Osmanlı tiyatrosunun öncüleri Güllü Agop, Magakyan, Mınakyan ve nicelerinin temsilleri ilgiyle seyredilmiştir. Ermeni tiyatro şirketleri, rollerini Türk ve Ermeni sanatçıların paylaştığı Türkçe eserleri sahnelemişlerdir. Türk sinemasındaki Ermeni aktör ve aktrislerin filmlerdeki Türkçeyi kullanış biçimlerine ve canlandırdıkları Türk karakterlerine hayranlık duymayan yoktur. Yine Sinan, Davud Ağa, Kasım Ağa gibi devşirme Ermenilerin yanı sıra Balyan ailesi gibi Hıristiyan kalmayı sürdürmüş Ermenilerin vücuda getirdiği sayısız mimari eser, Türk sanat ve düşüncesini zirveye taşımıştır.

Kaynakça

Arıkan, Zeki (2003), “Türk-Ermeni Kültür İlişkileri: Eğin Örneği”, Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri, c. III, Ankara, 87-96.

Braudel, Fernand (1993), Maddi Uygarlık Ekonomi ve Kapitalizm XV-XVIII. Yüzyıllar, çev. M. A. Kılıçbay, Ankara.

Göyünç, Nejat (2005), Türkler ve Ermeniler, Ankara.

Heise, Ulla (1996), Kahve ve Kahvehane, çev. M. Tüzel, Ankara.

Kalafat, Yaşar (2004), “Türk-Ermeni İlişkilerinde Kültürel Boyut”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 12-13, Kış 2003-İlkbahar 2004, s. 59-92.

Koz, M. Sabri (1994), “Ermeni Harfleriyle Türkçe Nasreddin Hoca”, Müteferrika, Sayı 2, Bahar 1994, s. 103-133.

Matossian, Mary Kilbourne-Susie Hoogasian Villa (2006), Anlatılar ve Fotoğraflarla 1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı, çev. A. Yılmaz, İstanbul.

Mintzuri, Hagop (1996), Armıdan Fırat’ın Öte Yanı, İstanbul.

Moltke, Helmuth von (1969), Moltke’nin Türkiye Mektupları, çev. H. Örs, İstanbul.

Tavukçu, Orhan Kemal (2013), “Türk Dili ve Kültürünün Ermeniler Üzerindeki Etkileri”, Turkish Studies, vol. VIII/13, Fall 2013, p. 145-168.

Vartan Paşa (1991), Akabi Hikyayesi İlk Türkçe Roman (1851), İstanbul.[:en]

Arıkan, Zeki (2003), “Türk-Ermeni Kültür İlişkileri: Eğin Örneği”, Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri, c. III, Ankara, 87-96.

Braudel, Fernand (1993), Maddi Uygarlık Ekonomi ve Kapitalizm XV-XVIII. Yüzyıllar, çev. M. A. Kılıçbay, Ankara.

Göyünç, Nejat (2005), Türkler ve Ermeniler, Ankara.

Heise, Ulla (1996), Kahve ve Kahvehane, çev. M. Tüzel, Ankara.

Kalafat, Yaşar (2004), “Türk-Ermeni İlişkilerinde Kültürel Boyut”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 12-13, Kış 2003-İlkbahar 2004, s. 59-92.

Koz, M. Sabri (1994), “Ermeni Harfleriyle Türkçe Nasreddin Hoca”, Müteferrika, Sayı 2, Bahar 1994, s. 103-133.

Matossian, Mary Kilbourne-Susie Hoogasian Villa (2006), Anlatılar ve Fotoğraflarla 1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı, çev. A. Yılmaz, İstanbul.

Mintzuri, Hagop (1996), Armıdan Fırat’ın Öte Yanı, İstanbul.

Moltke, Helmuth von (1969), Moltke’nin Türkiye Mektupları, çev. H. Örs, İstanbul.

Tavukçu, Orhan Kemal (2013), “Türk Dili ve Kültürünün Ermeniler Üzerindeki Etkileri”, Turkish Studies, vol. VIII/13, Fall 2013, p. 145-168.

Vartan Paşa (1991), Akabi Hikyayesi İlk Türkçe Roman (1851), İstanbul.

© 2024 - Marmara Üniversitesi