Ermeni Kaynaklarına Göre Türk Yönetim Anlayışı

XI. yüzyılın ilk yarısından itibaren Anadolu’ya gelerek bu coğrafyayı kendilerine yurt edinen Türklerin, bölgedeki Hıristiyanlara karşı acımasız ve hoşgörüsüz bir politika takip ettiklerine dönük Batı dünyasında, yaygın bir kanaat vardır. Bu yaklaşım, zaman zaman yalnızca kanaat olmaktan da öteye geçip ağır suçlamalara, Anadolu’daki Hıristiyanların Türkler tarafından zorbaca bir vahşete maruz bırakılarak atalarının yurtlarından sürüldüklerine dair ithamı da içeren tarihsel bir yargıya dönüşür (Vryonis, 1971: 54 vd.; İskenderian, 1915: 29 vd.). Uzun süre aynı coğrafyada ve yan yana yaşamış topluluklar olan Türkler ile Ermeniler arasındaki ilişkileri anlayabilmek için kullanılması gereken ölçü, her iki topluluğun da var oluşlarını icra ettikleri “tarih” olmalıdır. Söz konusu yargının gerçeği yansıtmadığının şahidi, Türklerin gayrimüslimlere, kendi inançlarından olmadıkları için baskı ve takibat uygulamadıkları, devrin gayrimüslim, bilhassa Ermeni müellifler tarafından kaleme alınan eserlerdeki kayıtlardır.

Selçuklu hâkimiyeti öncesinde Ermenilerin durumu, zaman zaman birbiri ile iç içe geçen iki kronolojik devrede değerlendirilebilir. Bunların ilki, Bizans İmparatorluğu dönemi, ikincisi ise Abbasilerin bölgede hâkimiyet kurdukları dönemdir. Ermeniler, Türk siyasal varlığının Ortadoğu’da belirginleştiği Selçuklu devrinden önce bu iki dönemi idrak etmiş; iç işlerine pek karışmayan Abbasilerin hâkimiyeti altında iken yıllık vergilerin ödenmesi karşılığında sosyal ve dinî anlamda özgür bir hayat sürerken, Bizanslılar tarafından çok yönlü sosyal ve siyasal baskılara maruz bırakılmışlardır. Bizans’ın, bu siyaseti ile bölgedeki Ermeni varlığına ağır darbe vurduğu, bölgeyi ilhak ederek fiilen ve hukuken kendilerine bağladığı görülür. 1096 yılında Doğu Hıristiyanlığını “kurtarmak” parolasıyla harekete geçen Haçlılar da Ermenilerin beklentilerini boşa çıkarmışlardır (Ersan, 2007, s. 57,60,62-63). Selçuklular döneminden itibaren başlayan Türk-Ermeni ilişkileri ele alınırken bu hususların özellikle dikkate alınması gerekir. Dikkat edilmesi gereken bir diğer konu ise, Selçukluların hâkimiyeti altında yaşayan, yani devletin teb’ası olan Ermeniler ile Çukurova’da siyasî bir oluşum meydana getiren Kilikya Ermeni Krallığının Selçuklular ile ilişkilerinin ayrı değerlendirilmesi gerektiğidir.

Türklerin Anadolu’yu fethi, Selçuklu Sultanları ve icraatları hakkında (Lasdiverd’li) Arisdages, (Urfalı) Mateos, (Anili) Samuel, Vardan (Vartabet), Simpat, (Urfalı) Vahram, (Genceli) Kiragos gibi ortaçağ Ermeni yazarlarının eserlerinde, Türk-Ermeni ilişkileri ve Selçuklu idaresinin Hıristiyan halka karşı sergilediği tutumu ortaya koyan önemli kayıtlar bulunmaktadır.

Selçukluların Ermeniler ile olan münasebetleri, XI. yüzyılın ilk yarısında başlar. Ermeni müellifler, gerek Anadolu’nun fethi sırasında, gerekse daha sonraki dönemlerde vuku bulan savaşları anlattıkları kısımlarda Türkler için, “zalim”, “kana susamış” vb. sıfatları, Türkler galip geldiğinde “kan her yerde sel gibi aktı”, “halk kılıçtan geçirildi”, “her taraf kan denizi oldu”; Türkler mağlup edildiğinde ise “kılıçlarımız Türk kanına doydu” anlamlarına gelebilecek ifadeleri sıkça kullanmaktadırlar (Aristakès, 1973, s. 36, 57-63, 75, 79, 107; Mateos, 1987, s. 110, 115, 116, 118) .

Bu ifadeler, savaş manzaralarını aksettiren sözlerdir ve savaşı tasvir etmek için kullanılmıştır. Selçukluların bu ilk döneminde “karşılıklı olarak birbirlerini tanıma” sürecinde olduğu söylenebilecek olan Türkler ile Ermeniler arasındaki ilişkiler, sonraki dönemlerde, kuşkusuz Selçuklu siyasetinin bu coğrafya üzerine yoğunlaşmasından dolayı giderek yükselen bir ivme kazandı.

Alparslan (1064-1072)’dan sonra Büyük Selçuklu tahtına oturan Melikşah (1072-1092)’ın hükümdarlık yılları, Ermeniler açısından tam bir huzur ve sükûnet dönemi oldu. Selçuklu egemenliği altında dinî ve sosyal anlamda özgür bir yaşama alanı elde eden Ermeniler, Ani Piskoposu Barseğ liderliğinde İsfahan’a giderek Sultan’ın katına çıktılar ve ondan, Ermeni Katolikosluğu’nun tek bir makam tarafından temsil edilmesi, bütün kilise ve manastırlar ile buralarda bulunan ruhanîlere vergi muafiyeti getirilmesi hususunda bir buyruk aldılar. Sultanın fermanında görülen emirler, derhal uygulanmaya başlandı (Mateos, 1987, s. 176, 179). Görünen o ki, yüzlerce yıldır Ortodoks Bizans’ın dinî ve siyasî baskısı altında var olma savaşı veren Ermeniler, Selçukluların şahsında arzu ettikleri hoşgörülü hamilere kavuşmuşlardı. Sultan Melikşah’ın buyruğundan anlaşıldığı gibi, Ermeniler bu dönemde Selçuklu reâyâsı içerisinde idiler. Toplumsal varlıklarını Selçuklulara tabî olarak devam ettiriyor, gerek sosyal gerek dinî anlamdaki beklentilerini Selçuklu hükümdarına ulaştırıyorlardı.

Melikşah ile ilgili olarak Ermeni kaynakları hemen hemen aynı ifadeleri kullanarak, adil, barışsever, Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu ve herkesin gönlünü kazanmış, geçtiği memleketlerin halkına baba gözü ile bakan bir hükümdar olduğunda birleşmişlerdir. Hatta Ani’li Samuel Melikşah için “milletimizi o kadar çok seviyordu ki, dua ve takdislerimizi talep ediyordu” (Samuel, 1876, s. 451, 455) derken, Mateos, hâkimiyeti boyunca Ermenistan’ı sulh ve asayişe kavuşturduğunu (Mateos, 1987, s. 146, 171, 178) ifade etmektedir.

Yine Melikşah döneminin Azerbaycan valisi Selçuklu hanedanına mensup Yakuti’nin oğlu İsmail ile ilgili olarak Ermeni kaynaklarında yer alan bilgiler de Selçuklu yönetimi ile Ermeni teb’ânın birbirlerine olan bakışını ortaya koyar. Ermeni kaynaklarında “Manastırları güzelleştiren, rahipleri koruyan ve memleketi imâr eden bir idareci” olduğu vurgulanan İsmail döneminde herkes mal-mülk sahibi olmuş, Ermeniler mesut bir hayat sürmüşlerdir (Vardan, 1937, s. 184, Mateos, 1987, s. 179, 181-182).

Anadolu topraklarında hüküm sürmüş olan Türkiye Selçuklu Sultanları, doğal olarak Ermeniler ile çok daha yoğun bir ilişki içinde olmuşlardır. I. Haçlı Seferi’nin düzenlendiği yıllarda hüküm süren I. Kılıçarslan (1093-1107)’ın, devletinin payitahtını kaybetmesine, Hıristiyan Batı dünyası ile mücadele etmek zorunda kalmasına rağmen, teb’ası durumundaki Hıristiyanlara karşı olumsuz tavır sergilemediği, Mateos’un “Sultan Kılıçaslan muharebede öldü. Hıristiyanlar onun için büyük matem tuttular. Çünkü o, her bakımdan çok iyi ve tatlı bir zattı” (Mateos, 1987, s. 231) şeklindeki ifadelerinde açıkça görülmektedir.

Türkiye Selçukluları ile XII. yüzyılın başlarında Çukurova bölgesinde siyasî bir teşekkül oluşturmayı başaran Ermeniler arasındaki ilişkiyi yansıtması açısından, Sultan I. Mesut (1116-1155) ile Ermeni Baronu II. Toros arasındaki yazışma ilgi çekicidir. Bizans imparatorunun teşviki ile Çukurova’ya sefer düzenleyen I. Mesut, saldırıdan önce Ermeni Baronuna haber gönderip, “Ben senin memleketini tahrip etmeye gelmedim. Bize itaat et, Greklerin elinden almış olduğun yerleri iade et, biz sana dost kalacağız” diyerek hareketinin sebebini bildirmiştir. II. Toros’un bu teklife cevabı “Bir hükümdar olan sizlere gönül rızasıyla itaat ediyoruz. Çünkü siz, bizim yükselip gelişmemizi hiçbir vakit kıskanmamış ve memleketimizi tahrip etmemişsiniz. Fakat bizim memleketimizi Romalılara vermek hususuna gelince, bunu asla kabul edemeyiz” şeklinde olmuştur (Mateos Grigor Zeyli, 1987, s. 307-308; Simpat, 56).

I. Mesut’tan sonra tahta geçen II. Kılıçarslan (1155-1192) döneminde de taraflar arasındaki ilişkilerin dostane olduğu görülür. Nitekim Grigor ve Simbat bu durumu, II. Kılıçarslan “II. Toros’un samimi bir dostu idi. O, II. Toros ile olan dostluğunu da takviye etti” (Mateos Grigor Zeyli, 1987, s. 317-318; Simpat, 57) şeklindeki sözleriyle teyit etmektedir. Ayrıca II. Kılıçarslan, II. Toros’un kardeşi Stefan’ın Selçuklu hâkimiyetindeki Maraş’a saldırması, şehrin Hıristiyan halkını katlederek mallarına el koyması ve sağ kalanların evini barkını terk etmesi üzerine duruma müdahale etmek zorunda kalmıştır. Maraş’a gelerek tekrar şehre hâkim olan Selçuklu Sultanı, şehirden kaçan Hıristiyan halkın tekrar evlerine dönmesini sağlamıştır.

Yine II. Kılıçarslan, Behisni’ye atadığı valinin “Hıristiyanlara merhametle hareket etmesi” hususunda verilen emre uymadığını ve valinin baskısı sonucu Hıristiyan halkın şehri terk etmek zorunda kaldığını öğrenince yine müdahale etmiştir. Konu ile ilgili olarak Grigor, “Sultanın müdahalesiyle memleket asayişe kavuştu, Sultanın tatlılığı sayesinde halk, birbiri arkasına geri gelip evlerine döndü ve boşalmış olan şehir tekrar eski canlılığını kazandı” (Mateos Grigor Zeyli, 1987, s. 317-318 ) demektedir.

Türkiye Selçuklu Devletine en parlak devrini yaşatan I. Alaeddin Keykubad (1220-1237), 1230 yılında Celaleddin Harezmşah’a karşı kazandığı zaferden dönerken Kayseri yakınlarında Müslüman âlim ve şeyhler ile Hıristiyanlar da papazları ile kendini karşılamaya çıkmıştı. Ermeni kaynağı Genceli Kiragos’un verdiği bilgiye göre, Müslümanların tebrikine katılamayan ve geride kalan Hıristiyanlar bir tepe üzerine çıkmış, bunları gören Keykubad onların yanına gitmiş ve şehre birlikte girmişlerdir (Genceli Kiragos, 1928, s. 148).

Kösedağ’da Moğollar karşısında bozguna uğrayan Türkiye Selçuklularının hâkimiyeti altında yaşayan Ermenilerin savaştan sonraki süreçte ortaya çıkan karışıklıklardan faydalanarak herhangi bir siyasî teşebbüse girişmemiş olmaları da herhalde devletin gayrimüslim teb’asına yaklaşımının bir neticesidir.

Sonuç olarak bütün bu kayıtlar göstermektedir ki, Türk-Ermeni ilişkilerinin başlangıç safhasına bakıldığında, Anadolu coğrafyasındaki Ermeni toplumsal varlığının önemli ölçüde Selçukluların siyasî konumlarından beslenen bir özgürlük üzerinde “yeniden inşâ” edildiği görülür. Bizans döneminde Anadolu’da yaşayan mutlak Ortodoks siyasal iktidarın mağduru durumundaki Ermeniler ile Selçuklu çağının kendilerine özgü bir dünyaya sahip olan Ermenileri arasında böyle bir fark vardır. Bizans döneminde sürekli bir şekilde yok edilme ya da asimilasyona maruz bırakılma tehdidi altında yaşamanın yanında siyasî kimlik sahibi bir topluluk olarak adım adım çözülmeye başlayan Ermeniler, Selçuklu hâkimiyeti döneminde eski sorunlarından kurtulma imkânı elde etmişlerdir. Hatta aynı dinden oldukları Bizanslılar ya da Haçlıların Ermenilere reva gördükleri davranış ile Türklerin Ermenilere yönelik tavrı kıyas edildiğinde, Anadolu’daki Türk hâkimiyetinin onlar açısından bir şans olduğunun ve varlıklarını devam ettirme imkânı sağladığının altını çizerek ifade etmek gerekir.

Kaynakça

Aristakès de Lastıvert 1973, Récitdes Malheurs de la Nation Arménienne, çev. Marius Canard-Haïg Berberian, Bruxelles.

Ersan, Mehmet (2007), Selçuklular Zamanında Anadolu’da Ermeniler,

İskenderian, Ter-Gregorian (1915), Die Kreuzfahrer und ihre Beziehungen zu den armenischen Nachbarfürstenbis zum Untergange der Grafschaft Edessa, Weida in Th.

Kiragos, Genceli (1928), “Ermeni Müverrihlerine Nazaran Moğollar”, çev. Ed. Dulaurier, Türkiyat Mecmuası, II, İstanbul

Mateos, Urfalı (1987), Vekayinâme (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1131-1162), çev. Hrant D. Andreasyan, Ankara

Samuel d’ Ani, Tables 1876, Chonologiques, Fransızca çev. M. F. Brosset, St. Petersbourg

Simbat (ty), Vekayinâme (951-1334), çev. Hrant D. Andreasyan, (TTK’nda basılmamış nüsha).

Vahram (ty), Urfalı Kilikya Kralları Tarihi, çev. Hrant D. Andreasyan, (TTK.’nda basılmamış nüsha).

Vardan, Müverrih Vartabet (1937), “Türk Fütühatı Tarihi (889-1269)”, TSD, I/2, çev. Hrant D. Andreasyan, İstanbul

Vryonis, Speros (1971), The Decline of Medieva lHellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from Eleventh through the Fifteenth Century, Berkeley

© 2022 - Marmara Üniversitesi